PROF. DR. SELIM ÇETINER
Sabancı Üniversitesi
Dünyada müthiş bir dönüşüm var. Bunu herkes bir şekilde kendi penceresinden görüyor ve yorumluyor. Bunların bir kısmı bu değişimi sosyal ve ekonomik gelişmelere örneğin küreselleşme ve bununla el ele giden finans kapitalin doymak bilmez talanlarına bağlıyor. İklim krizi bir yanda yapacağını yaparken, bunu inkâr edenler azımsanmayacak sayıda ve dünya ekonomisine yön veriyorlar. Bunun temelinde siyasi tercihler yatsa da en önemli etken bence toplumların aydınlanma ideali ve ilkelerinden bihaber yaşamaya devam etmeleri. Bu başlık ve girizgâh çivisi çıkmış dünyanın artık alışılmış durumunun bir ifadesi olarak algılanabilir. Bu başlığı geçenlerde dikkatimi çeken ve çok önemli gördüğüm bir makaleden esinlenerek attığımı belirtmek isterim. Makalenin tam ismi Bilimin yolunu kaybetmesi: Tahıllarda ve baklagiller dışındaki diğer bitkilerde mikrobiyal azot fiksasyonu alanından örnekleri.
Bu konuda, yani baklagiller dışındaki bitkilerde çeşitli bakteriler tarafından azot fiksasyonu sağlayan girişimlerden daha önceki bazı yazılarımda bahsetmiştim. Bu konuyu tekrar analiz etmeden önce bu çarpıklıklara yol açan “bilimin yoldan çıkması" daha doğrusu “bilimcilerin yoldan çıkması” meselesini biraz irdelemek istiyorum.
Bu köşeyi okuyanların kabul edeceği üzere bilim, kanıtlara dayalı sistematik bir yöntem izleyerek doğal ve sosyal dünyaya ilişkin bilgi ve anlayışın araştırılması ve uygulanmasıdır. Ancak özellikle son zamanlarda bilimin bazı açılardan yolunu kaybettiği yönündeki algı gittikçe belirginleşmektedir. Bu algı, bilimsel yöntemlerin kendisindeki bir başarısızlıktan değil, hepimizin gözlemlediği gibi bilimin şu anda uygulandığı ve yönetildiği koşullardan kaynaklanmaktadır. Bu sapmanın nedenlerini ve örneklerini yazmadan önce yine temel bir hatırlatma yapmakta fayda var.
Bilim felsefesinin en önemli isimlerinden olan Karl Popper özetle, eleştirel akılcılığı öne çıkararak, bir kuramın bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerektiğini savunurii. Buna göre, doğada gözlemlediğiniz bir olgunun “nasıl” öyle olduğuna dair bir hipotez türetmek (bunun için fizik, kimya, biyoloji alanlarında temel bilgi birikimi fevkalade önemlidir), ardından
Bilim felsefesinin en önemli isimlerinden olan Karl Popper özetle, eleştirel akılcılığı öne çıkararak, bir kuramın bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerektiğini savunurii. Buna göre, doğada gözlemlediğiniz bir olgunun “nasıl” öyle olduğuna dair bir hipotez türetmek (bunun için fizik, kimya, biyoloji alanlarında temel bilgi birikimi fevkalade önemlidir), ardından da türetmiş olduğunuz bu hipotezi deney yoluyla çürütmeye çalışmak ve hipotez incelemeye dayanmazsa onu reddetmek gerekir. Diğer bir ifadeyle gerçek, kanıtlarla desteklenebilen bir şey değil, henüz yanlışlığı kanıtlanmamış bir hipotezdir. Bilimsel paradigmalardaki değişimler, ancak mevcut anlayışa meydan okuyan ayrıntılı ve sağlam araştırmalardan yeterli miktarda kanıt ortaya çıktığında gerçekleşiriii. Ancak günümüz araştırmalarının çoğunda, bilim insanları bu yaklaşımdan uzaklaşarak, doğru olduğuna inandıkları bir fenomeni veya mekanizmayı destekleyen kanıtları toplamayı tercih ediyorlar yani önyargılarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Hele ki bu sözde araştırmacıların yukarıda bahsettiğim fizik, kimya ve biyoloji bilimlerindeki şimdiye kadar birikmiş bilgileri bilmeden ya da göz ardı ederek oluşturdukları hipotezleri kanıtlamaya (dikkat ederseniz reddetmeye değil) çalışmaları gören gözler için trajikomik bir ortam yaratıyor. Kimi bu tip sözde araştırma külliyatını asrın bilim insanı payesine ulaşmak için kullanıyor kimi ise yerli ve milli üretim adı altında hem kendilerini hem de toplumu kandırmaya çalışıyorlar. Aslında tüm yaptıkları başka ülkelerde daha önce yapılmış bilimsel araştırmaların ya da yeniliklerin kötü birer taklidinin ötesine geçemiyor.
Günümüz araştırmalarının çoğunda, bilim insanları bu yaklaşımdan uzaklaşarak, doğru olduğuna inandıkları bir fenomeni veya mekanizmayı destekleyen kanıtları toplamayı tercih ediyorlar yani önyargılarını kanıtlamaya çalışıyorlar.
Bu şekilde kimi açlığa, kimi kuraklığa kimi de yaşlılığa çare bulduğunu iddia ederek yöneticilerin takdirini kazanmayı başarıyor, ünlerine ün katıyorlar. Bu sadece bizim ülkemizde değil pek çok ülkede üniversite eğitimi ile bilimsel araştırmaların amacından sapması olarak karşımıza çıkıyor. Hâlen yaşadığımız sıkıntıların önemli bir sorumlusunun vahşi kapitalizm kadar bilimsel düşüncenin de içini boşaltmayı başaran postmodernizm akımı olduğunu düşünüyorum.
Bir kuramın bilimsel olabilmesi için yanlışlanabilir olması gerektiğini savunan Karl Popper’a karşın postmodern bilim felsefecisi Paul Feyerabend ise hocası Popper’ın eleştirel akılcılığını reddeder. Ona göre, bilimsel kuramlara ve bilimsel yönteme tanınan ayrıcalık da kabul edilemez; zira bilimsel gelişme tek bir (bilimsel) yöntemi uygulamayla elde edilemez. Bilim, din ve sanat bilgi edinme için farklı yolları benimsemekle birlikte birbirlerine eşit niteliktedirler. Feyerabend, kendi ifadesiyle “aydınların ve uzmanların (bilim insanlarının) kendilerinkinden farklı olan geleneklerin önünde engel oluşturmalarını engellemek ve uzmanların toplumun yaşam merkezlerinde tuttukları yerlerinden sökülüp çıkarılmalarını hazırlamakiv …” için mücadele veriyordu; ona göre “her şey uyar” yani “ağzı olan konuşabilirv”. Bilime karşı değildi ama ona göre bilimsel yöntemin dogmadan ibaret olduğu tartışma götürmezdi. Feyerabend’in 1970’li yıllarda bilim insanlarına karşı takındığı bu olumsuz tavır, bilim felsefesi aldığım yıllarda beni oldukça rahatsız etmişti. Ama bugünkü bilimcileri görünce Feyerabend haklıymış demekten de kendimi alamıyorum.
Gerçeklik karşıtlığı yanında birleşik, tutarlı birey kavramını da reddeden postmodernistler avangart ve sürrealist sanat ile başta Nietzsche ve Heidegger’inkiler olmak üzere daha eski felsefi fikirlerden esinlenmişlerdi. Ayrıca batılı, orta sınıf ve eril bir deneyimin naifçe evrenselleştirilmesi olarak gördükleri modern sanat ve fikir akımlarının özgürlükçü hümanizmine karşı bir duruş sergilemişlerdir. Postmodernizm akıl, ahlak ve açıklığa değer veren felsefeyi de aynı suçlamayla reddetmiştir. Toplumu sınıfsal ve ekonomik yapılar üzerinden algılayan Marksizm de postmodern düşünürlerin gözünde eşit ölçüde katı ve basittir. Hepsinden önemlisi, Feyerabend örneğinde olduğu gibi postmodern düşünürler, batılı burjuva varsayımların egemenliğindeki diğer bir ideolojik kurgudan ibaret saydıkları bilime ve bilimin insan algısından bağımsız olarak var olan gerçeklik hakkında nesnel bilgiye ulaşma emeline de saldırmışlardır.
Anlayacağınız, postmodernizm vahşi kapitalizmin değirmenine su taşıyarak toplumun dönüştürülmesinde çok önemli bir payanda olmuş ve üniversitelerdeki eğitim ve araştırma faaliyetleri de bundan -olumsuz yönde- nasibini almıştır. Bu yozlaşmanın özellikle 1980’lerden itibaren tüm eğitim kurumlarını etkisi altına almış olduğunu görüyoruz.
Bunun başlıca nedenlerinden biri gittikçe şirketleşme eğilimi içine giren üniversite yapılarıdır. Günümüzde bilim, proje gelirleri ya da kaynakları, yayın sayıları ve performans kriterleri veya teşvikleri tarafından şekillendirilen son derece rekabetçi sistemler içinde işler hâle gelmiştir. Araştırmacılar çok sayıda yayın yapmaya, moda olan konuları takip etmeye ve kısa vadeli etki elde etmeye zorlanırlar. Sonuç olarak, derinlik, tekrarlanabilirlik ve uzun soluklu sabır gerektiren araştırmaların değeri göz ardı edilir. Tekrarlanamama, kurulan hipotez karşıtı verilerin saklanması ve abartılı iddialar ile parlatılan sonuçlar en yaygın görünen sorunlardır. Bu üniversitenin bilinmeyenleri bilinir kılmaya yönelik araştırma ve eğitim faaliyetlerinden ziyade hız ve görünürlüğü ödüllendiren bir sistemin sonucudur.
İkinci sıkıntı ise bilimin metalaşmış olmasıdır. Üniversiteler ve araştırma kurumları pazarlama odaklı, üniversite-sanayi ortaklıkları ve fikri mülkiyet rejimleriyle daha yakından bağlantılı hâle geldikçe, bilimsel gündemler giderek ticari ve stratejik çıkarları yansıtmaya başlamıştır. Uygulamalı araştırma her ne kadar önemli olsa da denge doğanın gizlerini merak odaklı temel bilimden belirgin şekilde uzaklaşmıştır. Kısa vadede ekonomik veya politik getirisi olmayan araştırma projeleri destek bulmakta zorlanmakta, bu da araştırma alanını daraltmakta ve bilimin bağımsız bir kamu malı olarak rolünü zayıflatmaktadır.
Üçüncü olarak, özellikle sosyal bilimler giderek siyaset ve ideolojiyle iç içe geçmektedir. Kutuplaşmış toplumlarda, bilimsel bulgular genellikle açık tartışmalara katkı sağlamak yerine önceden belirlenmiş pozisyonları desteklemek için kullanılmaktadır. Bu şekilde, yanlış bilgi ekosistemleri uzmanlık ve görüş arasındaki ayrımı bulanıklaştırarak bilimin epistemik otoritesini daha da zayıflatmaktadır. Bunu GDO konusunun yoğun olarak tartışıldığı günlerde bizzat yaşamış bulunuyorum.
Son olarak, bilim kendi sınırlarını unuttuğu zaman yolunu kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Aşırı özgüven, teknokratik kibir ve her karmaşık sosyal veya ekolojik sorunun tamamen teknik bir çözümü olduğu vaadi, halkı bilimden uzaklaştırıp etik boyutları gölgeleyebilir. Bilim, özeleştirel olduğunda, belirsizlik konusunda şeffaf olduğunda ve toplumun üzerinde değil, toplumla diyalog içinde olduğunda en iyi şekilde işler. Bu arada, tabii ki gittikçe otoriterleşen üniversite yönetimleri bilim adamlarını yabancılaştırarak sorunu daha da kronik bir hâle getirirler.
Dolayısı ile bilim bilimsel olmadığı için başarısız olmamaktadır. Bilimi çevreleyen idari, siyasi ve sosyal yapılar onun amaçlarını giderek daha fazla çarpıtmakta ve bilimcileri yolundan çıkarmaktadır. Bilimi entelektüel dürüstlük, uzun vadeli düşünme ve sosyal sorumluluk yönünde yeniden yönlendirip yapılandırmak, teknik bir zorluktan çok kurumsal ve kültürel bir zorluktur diyebiliriz.
Bilimsel araştırmalarda yaşanan sıkıntıların nedenlerini ve çoğu bilimcinin neden yoldan çıktığını umarım anlatabilmişimdir. Önümüzdeki yazıda yoldan çıkmış bilimcilerin, baklagil dışı bitkilerde azot fiksasyonu yapan bakterilerle ilgili yayınlarını ve bunları ticarileştirme girişimlerini anlatmaya çalışacağım.